11.07.2012

NEDİM'İN YAZGISI


                                                             
''Alex... ara pasını verdi,Ziegler karşı karşıya!.. Ve gollll! Fenerbahçe Galatasaray karşısında TTnet arena'da 1-0 önde.''













O anda tribünlerde herkes donmuş gol sevinci yaşayan gol sevinci yaşayan Fenerbahçeli futbolculara bakıyordu. Nedim de bakıyordu. Ama o galatasaray gol yedi diye değil, her zaman öyle bakıyordu.
-Ahhh be abiii, nasıl kaçırdınız o adamı oraya!? Ulan yine attılar golü tek atakta. Abi nasıl yedik ya??
Maçtan önce tanıdıkları genç defansa kızıyordu. Nedim ise boş boş bakmaya devam ediyordu.
-Nasıl yedik be abii!? Zaten şansımız tutmuyo bu ipnelere... İşin yoksa gol at, di mi abi?
-Farketmez...
-Efendim ağbi?
(...)
Maçın 2.yarısı başlamış, Galatasaray saldırıyordu. Ve en sonunda topun başına Selçuk geçti. Duran toptan durumu 1-1'e getirdi.
-Golllllllllllllllllll !!!!!!!..... Gol be, aslanım benim ya selçuğa bak nası koydu. Nasıl koyduk abi, nedim ağbi nasıl koyduk?
-Farketmez...
-Ağbi nasıl farketmez. Şampiyon olucaz,şimdi ikinci gelir. İKİ GELİYOR İKİİİİİİİ YARLELELELE  KALKTI CİMBOMUN ZİKİİİ... YARELELELİİİİ
'' Bekir ileri vurdu... Bienvenu düşerken verdi pası, stoch önünde buldu. Vurdu ve gollll.... Şok bir golll... Fenerbahçe 2-1 önde!''
-Ananı sikim yedik ya... Offf, sikerim böyle işi ya adamlar 2 defa geldi 2 gol attılar. Yok ağbi ya yenemiyoz biz bu adamlar, tutmuyor şansımız!
-...
-Ağbi yine yedik ya?
-Farketmez...
-Ya nasıl farketmez ağbi, bağara bağara gitti maç!
Boş gözlerle sahaya bakmaya devam etti Nedim.
-Nedim ağbi sen beşiktaşlı mısın yoksa ya? Farketmez, farketmez deyip duruyorsun.
-Ben takım tutmam.
-E baştan sölesene be abi!

Nedim izlediği maçtan hiç bir şey anlamamış ve eve gitmek için metrobüsün yolunu tutmuştu. Maç bileti verdiği için 70 lira son parasıydı, ama onun için farketmezdi. Metrobüse giderken bir kadına ford çekmişti,çünkü hiç bir şey umrunda değildi. Nedim...

Nedim eve girdi, ve hiç bir şey demeden salona babasının karşısına oturdu ve televizyon izlemeye başladı. Koltukta uyuyan babası sesine uyandı.
-Nerdeydin?
-Maçta...
-Maçta mı? Sen maça da mı giderdin?; dedi Nedim'in Babası. Nedim böyle maçtı, sinemaydı... sosyal etkinliklere pek gitmezdi. Şaşırmıştı Babası...
-Hangi parayla gittin? Piyango mu çıktı?
-...
-Oğlum ben sana il bul çalış diyom bir de maç mı çıktı lan şimdi? Para mı veriyolar sana ne maçı? Noldu iş baktın mı?
-Evet.
-Noldu adılar mı?
-Hayır.
-Neden?
-Bilmiyorum benim için farketmez.
-Farketmez ha?
-Evet farketmez.
-Peki... kredi kartı borcunu 1 ay daha ödemezsek eve haciz gelcek sonra da hapse gircen. O farkeder mi?
-Farketmez.
-Ne farkeder lan bu hayatta? Hee!? Yıllardır farketmez, farketmez . Okulu bıraktın... Farketmez. Kız bulduk sana ... evlen çoluga çocuga karış diye, kıza da farketmez dedin. Ulan anan öldü cenazesine gitmedin ona da farketmez. Nerde öğrendin şu amına kodumun lafını, hay farketmez gibi ağzına sıçayım!

Nedim ertesi gün iş aramaya gitti. Fark ettiğinden değil babasının laflarında kurtulmak için... Aslında o da farketmezdi ama neyse. İlk gördüğü ilanı aradı ve görüşmeye gitti. Bir form doldurdu ve görüşmeye aldılar.
-Eveeeettt, Nedim bey... 32 yaşındasınız, lise terk, daha önceden hiç bir işte çalışmadınız. Doğru mu?
-Evet.
-İlginç cevaplar vermişsiniz. Hobiler, ilgi alanları bölümü boş bırakmıssınız. İsteğiniz ücret ve çalışmak istediğiniz pozisyon bölüme farketmez yazmışşınız. Doğru mu?
-Evet.
-Gerçekten farketmez mi?
-Evet, farketmez...
-Bu işi gerçekten istiyor musunuz?
-Farketmez...
-Hımmm, tamam Nedim beyyy. Biz sizi ararız.
-Farketmez...

Nedim ordan çıkıp eve giderken, babası düşünüyordu. Ne olmuştu bu çocuğa?
''Ne oldu lan bu çocuğa, başına bir iş mi geldi? Senelerdir böyle... Mal gibi oldu çıktı. İçine cin mi girdi acaba? Gözleri de bir acayip... Öyle bakıyor. Yahu ben oğlumu tanımaz mıyım hiç, bu çocuk böyle değildi. Hep o kitapları okumaya başladıktan sonra böyle oldu. Çok okumak gerizekalılık yapıyor derlerdi inanmazdım.''
Orhan Fark yazdı...

23.06.2012

neyse siktiredin...

    Dün eskiden çalıştığım markete gittim. Eskiden aynı bardaktan çay içtiğim arkadaşlarımla,abilerimle 2 çay daha içeyim diye. Sonra yolda giderken reyonda çalışan arkadaşı gördüm.nasıl gıdıyor fln dedim. kasap reyonunda çalışan abiyi söyledi. 2 hafta önce tuğalette beyin kanaması geçirmiş. Yerde bulmuşlar. Hastaneye kaldırmışlar, 1 hafta sonra vefat etmiş. O abi neden 50 yaşını görmeden beyin kanamasından gitti sorusunun cevabını sadece onun çalışma arkadaşlari bilir. Günde 10 saat çalıştığın bir yerde 5 dakikalık çay arasında konuşulanlar çok şey ifade eder.''senin okul ne alemde?'' demişti bana, onu hatırladım. ''iyi abi bitecek az kaldı'' demiştim. ''iyi kurtarırsın kendini'' demişti. Onun dışındaki 2 ay içinde hep yakınmalarını hatırlıyorum. ''biz üvey evlatız amına koyim'' dediğini hatırlıyorum. Bir şeyden dolayı yemek çekine daha az para yatıyordu.
   
     En kötüsü de ne biliyor musunuz? Bu sadece üstüne sigara yakılacak bir olay...  Daha ötesine geçemiyor nedense.Bizim üstüne saatlerce konuşacak başka mevzularımız var. Bizim başka gündemlerimiz var kafa yoracak. Mesela Suriye başbakanının açıklamlarında daha enteresan şeyler bulabiliyoruz. Daha çok ilgimizi çekiyor. Onlar üstüne düşünüp çözümlemeler yapabilir ve 2 kere 2 eşittir 4 formülleri bulabiliriz, bulamaya da biliriz.  Ama yukarıda anlattığım olay üzerine herkesin dediğinden farklı bir şey diyemiyoruz. ''allah rahmet eylesin, çok çekti vs.'' O zaman da işte ...

    

28.04.2012

''can ı help me? yes, of course.'' GODOMANDANTE 1 MAYIS'I SELAMLIYOR.HAYDİ RED SAFLARINA!

    Geçen yine elime kağıt kalem aldım, öyle karalıyorum. Gecenin bilmem kaçı olmuş. Öyle saçma sapan yazılar gördüm. Baktım kardeşimin ingilizce çalıştığı deftermiş.
     Kardeşim Kapalıçarşıda çalışıyor. Turistlere imitasyon çanta satan bir dükyanda çalışıyor.(ulan bu imitasyon da ne acayip kelime, kelimenin kendisi de çakma sanki!) Tabii turistlerle daha iyi iletişim kurmak için dil öğrenmesi için lazım, o zaman da maaşı artacak. Maaşı artınca da kale arkası fenerbahçe tribünü kombinesini seneye maraton bölümünden alacak. Öyle hayalleri var işte... Alex bırakmadan 1 sene onu daha yakından izlemek istiyormuş, geçen dedi bana. Çalıştığı ingilizceden de bir bok olacağı yok. Napsın gariban almış kapalıçarşıdan dandik bir pratik kitabı ondan çalışıyor. Aklından kalanları defterine geçiyor, hep eksik kalıyor aklında belli ... :) Baktım şöyle bir: ''can ı help you?'' yazacağına ''can ı help me?'' yazmış. Gidip müşterilerin karşısında '' kendime yardımcı olabilir miyim?'' diyecek. Güldüm, sonra acıdım haline. Sonra aklıma başka bir şey geldi. Sinirim bozuldu.
     En son çalıştığım yerde kendini komünist sanan bir züppe vardı. Orta sınıf ailelerin çocuklarını örgütleyen, ülkemizin orta yolcu komünist partisine üyeymiş. Ulan bu adamları seçerek mi alıyorsunuz pezevenkler? CV mi dolduruyorlar? Hepsi makinadan çıkmış gibi... 1 KM'den belli oluyorlar, 1 KM'den ne kadar yarrak herifler olduğu belli oluyor. Ulan bir tane de tipi bozuk adam olsun lan aranızda, bir tane çirkın kız olsun içlerinde. Ne biçim komünist parti lan bu? Şaka yapmıyorum. Neyse...

       Herif bana tanıştıktan sonra diyor ki: ''yahu sen geldin de muhabbet edecek adam buldum, burası cahil cühele dolu. Bizim gibi üniversite mezunu adamların ne işi var burda?'' Valla dedim, herkes para için çalışıyor burada. Yarrak kafası sen sikimden bir üniversitede okuyorsun diye paraya mı boğacaklar seni sanıyorsun. Bunun böyle olmadığını bir 'komünist' olarak bilmiyor musun? Başka bir gün de şöyle demişti: 'yahu biz en azından kpss'ye girer, memur falan oluruz. burda çalışan insanlara acıyorum, hepsi cahil. kendilerini kurtaramazlar', bunu dedikten sonra artık bir cevap vermem gerekiyordu: 'senin sosyalizm dediğin sistemde robotlar çalışmıyor ki, yine bu insanlar çalışıyor? sen nasıl bir şey hayal ediyorsun?'' Kaldi öyle. Evet, yarrak! Sen nasıl bir şey hayal edıyorsun. Sosyalizm nedir? Senin gibi sik kafalıların kurduğu bir ütopya mıdır? Hayır, sosyalizm senin o cahil dediğin insanların cennetidir. Benim hiç bir zaman ingilizce öğrenemeyecek kardeşimin cennetidir. Sizin gibi kolpa herifler içinse bir cehennemdir, sizin gibilerin kökünün kazındığı sistemin adıdır Sosyalizm. Evet, bu kadar ezilmeyeceğiz. Patronlardan ve sizin gibi kendini bir bok sanan herifler tarafından hor görülmeyeceğiz. Ama yine alınterimizle kazanacağız ekmeğimizi.Zengin ailemizin verdiği harçlıklarla aldığımız kitapları okuyarak kurmyacağız yani sosyalizmi, alınterimizle kuracağız. Onun için size göre değildir Komünistlik. Onun için hiç bir zaman o dandik partinizin önünden bile geçmiyor işçiler.
     Bunu hatırlayınca sinirim bozuldu işte, ulan dedim böyle yavşakların komünist olduğu ülkeden nolur? Bunlar benim kardeşimi de aşağılar. Neyse ki komünistler sadece ondan ibaret değil. Mesela bir abim vardı: ''Bizim sosyalistlerin işçi seviciliği işçileri tanımamasından ileri gelir'' demişti bir muhabbetimizde. Yukarda anlattığım yarrak da öyle işte... Ama ben diyorum. Ben size benzemeyeceğim. Sizin gibi komünist olacağıma, işçi sınıfının cahili olmayı tercih ediyorum. Onun gibilerle eylem yapmaktansa, kardeşimle fenerin maçına gitmeyi tercih ediyorum. Ve 1 Mayıs işçi bayramını selamlıyorum. Kardeşimi de selamlıyorum. Bizim kortejimize bekliyorum. Merak etme aramızda öyle yarrak adamlar yok.

GODOMANDANTE yazdı...

8.04.2012

''ulan ben böyle hayatın anasını avradını sikeyim!''

hepinizin dertleri var değil mi... çok acı çekiyorsunuz değil mi, hayatınız çok berbat. geçen yine öyle bir adamla tanıştım çalıştığım yerde. 60 yaşında, taşeron firmanın gönderdiği temizlikçi. 60 yaşında ama 80 yaşında gibi gözüküyor. çocugunun 30 mılyar kredi kartı borcu varmış, babası borcu ödemek ıcın kredi çekmiş. sonra 2 senedir ortada yok cocuk.adam dıyor kı: '' 2 sene önce emekli olup,köye geçecektim. şimdi başıma bu bela çıktı, mecbur çalışıyorum. çalışıyorum da noluyor aldıgım para asgarı ucret, nah öderim. 6 ay daha ödeyemezsek hapis yatacaz anasını satim. ama evlat işte kızamıyorsun ki... gelse ''baba affet'' dese yine sesimi çıkarmam.''

bir gün yine işten çıktık. ben metroya yürüyorum, abi de yanımda. dedim, ''abi sen nerden gidiyorsun?''.

-''ben tabanway, burdan eve yürüyorum''
-''nerde abi evin?''

her gün eve 2 saat yürüyormuş. para biriktirmek için... ben o halimle metroya gıtmeye üşeniyorum. ama ilginç olan adamın yine de yüzü gülüyor. biz hani kolpadan dertlerimize, kolpadan acı çekiyoruz ya... elimize biraları alıp, ''kederlenmek'' için boğazı gören yerlerde biralarımızı içiyoruz ya... hey yavrum hey! memleketin insanı acı çekmeyi ''zanaat''eylemiş. oysa onlar senin benin gibi dostoyevski falan okumuş adamlar da değiller. hani diyor ya adam (tam olarak hatırlamıyorum) dişimiz ağrırken çıkardığımız feryatlardan içten içe zevk alıyoruz. dostoyevskinin dediği o kolpacı adamlar biziz, sensin, benim... ama o abi öyle değil gerçekten acı çekiyor. başka çaresi olmadığı için, kaderi bu olduğu için, başka yolu olmadığı için öyle değilmiş gibi yapıyor.

ulan ne iş ya... o anlattığım abi anasını siktiğimin yerinde sigara arasında 2 dakika geç geldi diye, 22 yaşında siktiğimin müdür olmuş kızından azar yiyor. ''nerdesin sen!'' diyor amına kodumun kızı ''utanmıyor musun bu yaşta?'' diyor. ama hayatım boyunca unutmayacağım , o anda abi'nin o gülümseyişini, acı acı gülümseyişini , ''haklısınız nurcan hanım'' demesini hiç bir zaman unutmayacağım. abi orda içinden ne diyordu, o kadar iyi anladım ki o gülüşünden. ''ulan ben böyle hayatın anasını avradını sikeyim!''

GODOMANDANTE yazdı...

2.04.2012

Bu Öyküyü 'I will always love you' Eşliğinde Okuyun

-Aloouv! Ha, tamam. 15 dakikaya orada olurum ben de. Tamam, sen benim birayı da söyle anca gelir zaten.
Aynı şehirdeydik ama iki yıldır görüşmemiştik. Kendisi benim liseden arkadaşım olur. Zengin bir ailenin kızı olup, lise bitince İstanbul'un denize nazır bir özel üniversitesinde parayı basıp, hukuk okumaya gelmişti. Ben ise bir devlet üniversitesindeydim.
Lisede her gün görüşürken, aynı şehirde üniversiteye gelmiştik ama iki yıldır ilk kez görüşecektik. Galiba insanlar, çok görüşmek istediği insanlarla, çok görüşmek zorunda kaldığı insanları ancak tüm zorunluluklar ortadan kalktığında anlayabiliyor. Bu da benim için böyle bi fırsattı. Ve ben de her zaman ki gibi geç kalmıştım.
-Nerdesin bee!
-Ne bağırıyorsun la, geldik işte..
"Vay cano, nasılsın, ne yaptın, ne ettin, ne zaman oldu görüşmedik yav, vay vay vay..." muhabbetleri oldu. Sonra tabi, iki yıl boyunca görüşülmediğinden, paylaşacak pek bi şey kalmamışti ve muhabbet pırtladı. Bir o 'yav ne zamandır görüşmüyorduk ya' demeye bi ben 'he ya iyi oldu görüştük' demeye başladım. Bir o 'eee?' diyor bi ben 'eee, ne var ne yok' diyorum. Sonra aklıma, normalde hiç adetim olmayan o soruyu sordum. Nerden geldi aklıma, neden sordum bilmiyorum.
-Okul nasıl gidiyor?
-Valla çok kötü. İlk sene kaldım, bu sene de kalırsam beni kesin alırlar okuldan. Zaten ilk dönem de kötüydü kesin kurtaramayacam.
-E bu kadar sorunsa, çalış biraz, işin gücün ne..
-Ya olmuyo abi işte.
Biraz sessizlik oldu. Böyle durumlardaki sessizliklerden hep bi dram, bi romantizm, bi hamlet çıkar. Bu durumlarda adetim konuyu değiştirmektir ama yapmadım. Neden bilmiyorum. Önce sigarasından bi nefes çekti, sonra:
-Zaten baktım sınavlar kötü gidiyor, değiştirecem telefonu, evden de ayrılacam. Bulamaz zaten babamlar beni daha da.
-E ne iş yapacaksın la?
İsterseniz arkadaşın görüştüğümüz zamanki ekonomik durumundan bahsedeyim biraz. (İstemeseniz de bahsedecem gerçi.) Babasının Beşıktaş'ta onun için satın aldığı bir evde oturuyor, aylık 2000 lira ailesinden aldığı para ve bir o kadar da kredi kartı limiti var. Ve inanın ki o limit gerçekten hiç boş olmamıştir. Neyse.
-Garsonluk yaparım abi bi barda. Ne var. Zaten bi kaç garson çocukla takılmıştım ara ara.
-Hahahaha!
-Ne gülüyorsun be!
-Puhahahah, garsonluk yapacaksın öyle mi! Hahaha..
Tutamadım kendimi, bi anda patladı kahkalar, koyverdim. Aklıma geldikçe hala da gülerim.
-Evet ne var? Bir sürü kişi yapıyor. Ya gülme dedim ya.
-Tamam tamam. Bak bi sürü kişı yapıyor, yapılıp yapılmamasında değilim. Sadece bi soru soracam.
-Sor.
-Akbilin var mı?
-Yyoook?
-Neden?
-Otobüse mi binicem bi de ya. Sıkıştepiş, o ne öyle?
-Tamam daha da bişey demiyorum. Puhahaha..
Titanik filmini herkes izlemiştir. Bu film siktiriboktan bir aşk filmi olmasının yanında çok enteresan bir şey anlatır. Efsanevi, batmaz denilen bi geminin tarihsel, felaket sonunu değil, küçük şımarık bir burjuva kızının, alt sınıftan bir çocuğa aşık olma hikayesini anlatır. Kadının, klasik küçük burjuva heyecanıiçerisinde sınıfından kaçma girişimi, geminin buzdağına çarpmasıyla son bulur.
O gün arkadaşımla vedalaşıp ayrıldık. Sonra öğrendim ki, bahar ortasında babaannesi hastalanmış ve kadıncağazı İstanbul'da bi hastaneye yatırmışlar. Babaanneyle beraber, arkadaşımın annesi refakatçi olarak geliyor ve tabii ki biricik kızının evinde kalıyor. Anne, bi ara kızının okul durumunu öğrenmek için okula gidiyor. Ve bundan sonra kıyamet kopuyor. Arkadaşım okuldan ayrılıp babasının evine dönüyor ve üniversite sınavlarına tekrar hazırlanmaya başlıyor.
Titanik filmine geri dönelim ve filme farkli bir son hayal edelim. Yani gemi buzdağına çarpmasın ve zengin kızla fakir çocuk kaçıp evlensin. Bu durumda çok romantikşeyler olabilir gibi görünüyor. Ama gerçekçi olalım. Böyle bir sonda, kadınla fakir adamın evliliği tam bir felaket olur. Başarısızlığa mahkumdur. Evlilikte bir süre sonra türlü sıkıntılar baş göstermeye başlar; geçim sıkıntısı, kadının eski yaşam standardının tamamen yok olması... Arkasından kadının yapacağıdırdırı hayal etsenize bi. Aman allahım! Şimdi de benim arkadaşımın hikayesine dönelim ve farklı bir son tasarlayalım: babaanne hiç rahatsızlanmasın, anne gelmesin ve akbilsiz kız tüm şımarıklığıyla sınıfından kaçmaya çalışsın. Tam bir felaket!
Kısacası,Titanik filminde, sırf zengin kız, kendi felaketini yaşamasın diye kaza olmuş,gemi batmış ve fakir çocuk senaristçe katledilmiştir. Yani kızın felaketi, senaristin yordamıyla,
başka bir felaketle önlenmiştir. Tıpkı babaannenin aniden rahatsızlanması gibi.

HÜLAGÜ LEBLEBİ yazdı.



GODOMANDANTE'nin notu: Arkadaşlar uzun bir süredir yazamıyorum, çünkü çalışmaya başladım. Şimdilik Hülagü ile idare edin. İyi yazıyor kereta...

8.03.2012

ÇOK ŞANSLI BİR ADAM

Bir aralar bir meyhanede işe başlamıştım, para kazanmak, hayatını sürdürmek için insanlar çalışırlar. Aynı süreçte okulu idare ediyordum ve bir gazete çıkarılacaktı ben de onun çalışmalarına katılıp üzerime düşeni yapıyordum. Garsonluk işinden pek anladığımı söyleyemem. "Garsonlukta da ne var allasen?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim(bizler duyar gibi olmakla meşhuruzdur). Onun da kendine göre kuralları, ritüelleri, belli bir düzeni vardır. Kaşıklar nerede toplanır nereye konur, çatalların ki, bıçakların ki ayrıdır, bardakların belli bir silme biçimi vardır, bardak nasıl müşterinin önünde açılır, tepsi nasıl taşınır, müşteriye nasıl servis yapılır, önden hangisi verilir(için fesat!)? Mezesidir, bulaşığıdır, barıdır...hepsini bilmek zorundasın. Bir eleman eksik olduğunda onun yerini doldurabilmelisin. Ben başladıktan bir kaç gün sonra bulaşıkçı işi bıraktı. Komi zaten yoktu. Bunlara da ben koşturuyordum. Dolayısıyla yoruluyordum. Bir yandan okul, bir yandan gazete, bir yandan iş... Neyse efenim, kısa bir süre sonra bir bulaşıkçı alınmaya karar verildi. Ben de bayağı rahatlayacaktım. Çünkü içlerinde en zor geleni bulaşıktır. Aşırı bir teknik bilgi istemez. Açıkçası lokanta, meyhane vb gibi müesseselerde bulaşık meselesine çok önem verilmez. O tabaklar, kaşıklar öyle sandığınız kadar temiz değil! Ama daracık bir yerde ayaktasındır ve daima bulaşık gelir. Hiç bitmez. Kendine kendine ufak eğlenceler bulursun, köpükle oynamak, mezeciye laf atmak gibi, yoksa sıkıntıdan patlarsın, seni asıl yoran sıkıntı olduğunu farkedersin bir süre sonra. Gelen çocuk benden 7-8 yaş büyüktü. Karadenizli, göbekli, pembe yanaklı, az sakallı-yarı köse denebilir-, sürekli güleç bir tipi olan ama oldukça az konuşan biriydi. Aramız fena değildi, bir benimle sohbet ediyordu. İşini yapıyor, yoruluyor, oradaki en düşük yevmiyeyi alıyordu ve hiç şikayet etmemişti. Evlenmemiş, ailesiyle yaşıyordu. Yoksul bil aileden olduğunu anlamak için dahi olmaya da hiç gerek yoktu. Sürekli sırıttığından, komik bir şey olduğunda ağzını açar otuziki dişini göstere göstere göbeğini oynatırdı. Kahkaha attığını hiç görmedim.

Normalde bizim çalışırken bir şey yememiz yasaktır. Ancak o mutfakta ve biz de muhabbetteydik. Köfteleri, satır etleri araklar altta bir tabakta bana saklardı. Bende birer ikişer gidip gidip yutardım. Sonra gel zaman git zaman, artık gazete çıkmaya yakın, gazetede işler yoğunlaştı ve ben ayrılmak durumunda kaldım. Çünkü paradan daha mühim şeyler vardı.

Meyhane, gazete bürosuna yakın olduğundan ara ara uğruyordum. Bir aralar muhabbet ederken herkes bizim bulaşıkçıdan bahseder olmuştu."Çok şanslı adam, vesselam" deyip duruyordu herkes. "Nedir bu işin aslı?" diye beraber çalışmış olduğum garson arkadaşa sordum, "Çok yetenekli, acaip şanslı. Bütün sokağı zengin etti." Bütün sokak dediği de sokaktaki dıger bar ve meyhanelerin garsinları. "Bahis oyununda her hafta bir sürü maç biliyor ve biz de zengin olduk neredeyse, maç günleri burada kuyruk oluyor." Evet, öyle ki bütün sokak çalışanları haftalıklarından daha çok kazanır olmuşlardı. "Ben hesap açtım, her kazandığımı oraya atıyorum, tatile gideceğiz hatunla." Düşünün birikim bile yapıyorlardı. Ben de bir taraftan gazete işlerine koştururken diğer taraftan bizim bulaşıkçıya düzülen methiyeleri dinleyip şaşırıyordum. "Bizim bulaşıkçı mı, ikiyüz elli lira mı?", "Ya sorma çok iyi adam", "Peygamber gibi yahu", "Çok şanslı", "Evet evet, bu kadarı da pes."
Bir gün onunla denk geldik, ben peygamber görmüş edasındaydım, "Sen de köşeyi döndün ha" dedim. Otuz iki dişini açarak sırıttı. Çünkü bulaşıktan az kazanıyordu ve şimdi anlatamayacağım nedenlerden paraya ihtiyacı vardı. "Yok ya ben oynamıyorum." Aynı senin gibi okurcuğum, ben de şaşırdım. "Neden?" diye sordum. "Haram para bize olmaz be" dedi. Bir daha şaşırdım. Devamını getiremedim. Omzuna vurdum, o yine otuz iki dişiyle evliya misali sırıttı. Anlamaya çalışıyordum ama olmuyordu. Düpedüz enayilikti bu. Bir şey de diyemiyordum. Bir süre sonra gazete ekonomik olarak batmanın eşiğine gelmişti ve yayına ara vermek zorunda kaldık. Ben de o boşlukta sokakta gezereken, meyhanenin önüne geldim. Kapalıydı. Yan taraftaki meyhanenin garsonuna sordum "Ne iş?" diye, "Ha, ora mı? Yav garsonlar parayı vurup işten ayrıldı, gelen de parayı kapıp ayrıldı, mekan da işlemez olmuştu. Kaç gündür de açmıyorlar.", "Olan bizim bulaşıkçıya oldu" diye geçirdim içimden. "O ne yaptı?" diye sordum bu sefer "Ya o peygamber gibi adam" dedi, otuz iki dişimi açıp sırıttım. "Çok şanslı adam vesselam, çook" dedi.

(Tamamen kurmacadır.)

HÜLAGÜ LEBLEBİ

19.02.2012

'acımak' kötü bir Reşat Nuri Güntekin romanıdır.


Adalet nerede hesap sorarsa, merhamet orada haklarını kaybeder.




Georges Duhamel

-paramız yok ki be abla, dedi genç adam yanında bebeği ile dilenen kadının yanından geçerken. Sonra da yanında yürüyen arkadaşına bakarak ''yazık ya'' dedi.

-bence de yazık,ama çocuğa...

-kadına da yazık değil mi, diye sordu arkadaşına genç adam...

-yok kadına yazık değil,böylelerine merhamet etmek pek doğru değil.

-şaka mı yapıyorsun
?

-hayır,şaka falan yapmıyorum. Neden o kadına acıyayım ki?

-saçma sapan konuşma, kadın keyfinden mi dilenıyor burada?

-hayır,keyfinden dilenmiyor tabi para kazanmaya ihtiyacı var ama çok aşağılık bir yol bulmuşpara kazanmak için...

-illa gidip fabrika işçisi mi olması lazım ona merhamet etmen için yani?

-merhamet bize göre bir kelime değil bir defa,bizim lügatımızda merhamet yok... ben kimseye merhamet edecek kadar salak değilim.

-bana dayanışmadan bahseden sen değil miydin?

-o başka... güçlüler güçsüzlere merhamet eder. Bir de -yanlış anlamazsan- salaklar merhamet duyar. Sen o kadının gecenin bu saatinde 1 kuru ekmek için aksaray üst geçitinde dileneceğini mi sanıyorsun? Burada soğukta donacağına bir bakkaldan ekmek istese vermeyeceklerini sanmıyorum. Aslında o bakkal da senden sayılır ama sonuçta verir o ekmeği işte... Hadi vermediler Eyüp'de, Sultanahmet'de aş evleri fakirlere bedava yemek dağıtıyor.

-Saçmalıyorsun...

-Saçmalamıyorum... O kadın sende daha kurnaz,buna emin ol. Gel istersen kadına soralım cebinde kaç para var diye? İddiaya girdik deriz. Ben en az 50 lira var diyorum. 50 liradan az çıkarsa sana yemek ısmarlarım. Fazla çıkarsa kadının yüzüne tükürürsün, olur mu?

- ...

Üst geçitin basamaklarından indiler.

-Bak burası Aksaray... Burda her türlü pislik var. Bu pislikleri de bu halkı sömüren kapitalistler yapmıyor. Esrar da satılıyor,kadın da satılıyor, adam da öldürüyor yeri gelince... Bunların hepsini bu halkın içinden çıkmış insanlar yapıyor. Kimse senin merhametinden anlamaz, demeye getiriyorum
lafı.

Basamaklardan inince hemen karşılarında çıkan lokantada döner kesen çocuk 'buyur abim,hoşgeldin' dedi.

-...bak bu çocuk da burdan çıkınca rus bir fahişenin eline 50 dolar sayacak, o saymıyor olsa birileri sayıyor işte. Ne yapsın? İstanbul kızları vermez ona... Kime acıyacağız şimdi? Doğu'dan gelmiş fakir çocuğa mı, memleketinde mimar olması gerekirken buraya gelip orospuluk yapan rus kıza mı? Ben acımam arkadaş , yıkmasalardı sosyalizm'i burada onun bunun altına yatmazlardı, dedi hafiften sırıtarak...

-Senin kardeşin olsa da acımaz mıydın?, dedi genç olan. Sonra korktu kendine kızacağından arkadaşının.

-Benim kardeşim akıllıdır, orospuluk yapacaksa Aksaray'da yapmaz. Gider manken olur, dedi yine hafiften sırıtarak.

Boş boş baktı yüzüne arkadaşının genç adam...

-
O kadın orda haftada bir gün dilenerek daha çok para kazanacağını biliyor, neden fabrikaya girip haftanın 7 günü çalışsın ki?Yahu haberleri de mi izlemiyorsun, bu kadınların çoğunun servislerle buraya bırakıldığını görmedin mi hiç?

-Yani sen bu durumu normal buluyorsun?

-Bu toplumda, bu sistemde anca böyle olur. Anormal olan sistemin kendisi... Ayrıca şunu diyeyim benim demin bahsettiğim insanlara merhamet etmem demenin sebebi fabrika işçisi olmamaları ya da utanç verici işler yapmaları da değil. Ben fabrika işçilerine de merhamet falan etmem. Neden edeyim , ihtiyaçları olan merhamet mi onların?

-Çok katı bakıyorsun...

-Beni yanlış anlama... ben sadece salak olmayalım diyorum. Sıkıcı bir fransız romanıvardı. Orda senin gibi işçileri,ezilenleri melek sanan saf bir karakteri hatırlıyorum. Hatta çirkin işçi bir kadınla evlenmişti zengin olduğu halde... Arkadaşı ona diyordu ki: ''sen işçi sınıfını tanımazsın. İşçi sınıfı içinde bulunduğu durumdan 2 şekilde kurtulmaya çalışır. Birincisi zengin olarak,ikincisi Devrim yaparak... hangisini becerebilirse o...'' gerçekten devrimci bir şey yapacaksak bunları bilerek yapıcaz.beni yanlış anlama ,mücadele etmeyelim demiyorum. sen bu insanlarıgerçekten tanımadan onlara bir şey anlatamazsın, nasıl mücadele etmemiz gerektiğini kurgulayamazsın. Yani şunu diyorum ne sen isa'sın, ne de kendine havariler bulabilirsin bu devirde... Onun için insanlara acımak pek iyi bir şey değil ama sana acılı bir Adana ısmarlarım genç adam, burda iyi kebap yaparlar.
(genç adam hikayeleri)